Sahibinden | Çatalca Satılık Arsa İlanları Ve Fiyatları

Başlangıç » Aydınlar Köyü > Sahibinden Satılık Arsa, Tarla Fiyatları » Çatalca satılık arsa ve insan anısı konu

Çatalca satılık arsa ve insan anısı konu

Etiketler

aydınlar köyü çatalca satılık arsa catalca cakil satilik arsa catalca orencik satilik arsa menderes çatalca satılık arsa ormanlı köyü çatalca satılık arsa sahibinden satılık arsa çatalca cakılda sahibinden satılık arsa çatalca gökçeali sahibinden satılık arsa çatalca merkez sahibinden satılık arsa çatalca yassıören sahibinden satılık arsa çatalca çakıl sahibinden çatalca aydınlar köyü satılık arsa sahibinden çatalca satılık arsa satılık arsa çatalca satılık arsa çiftlik çatalca satılık tarla çatalca satılık çatalca dağyenicede arsalar subaşı çatalca satılık arsa çatalca ahmediye satılık arsa çatalca akalan satılık arsa çatalca akpınar satılık arsa çatalca akören satılık arsa çatalca antik köy satılık arsa çatalca arnavutköy satılık arsa çatalca aydınlarda satılık arsa çatalca aydınlar köyü satılık arsa çatalca aydınlar satılık arsa çatalca baba nakkaş köyü satılık arsa çatalca bahşayiş köyü satılık arsa çatalca bahşayış satılık arsa çatalca baklalı satılık arsa çatalca balaban satılık arsa çatalca başakköy satılık arsa çatalca bekirli satılık arsa çatalca belgrat köyü satılık arsa çatalca binkılıç satılık arsa çatalca binkılıç satılık arsa sahibinden çatalca binkılıç ta satılık arsa çatalca boyalık satılık arsa çatalca canakca satılık arsa çatalca celepköy satılık arsa çatalca ceylankent satılık arsa çatalca danamandıra satılık arsa çatalca dan satılık arsa çatalca da satilik arsa çatalcada satılık arsa ev çatalca da satılık tarla arsa çatalca deliklikaya satılık arsa çatalca doktorçeşmede satılık arsa çatalca dursunköy satılık arsa çatalca durusu satılık arsa çatalca elbasan satılık arsa çatalca eskice çiftliği satılık arsa çatalca ferhatpaşa mahallesi satılık arsa çatalca ferhatpaşa satılık arsa çatalca gökçeali satılık arsa çatalca göl kenarı satılık arsa çatalca gümüşpınar satılık arsa çatalca hallaçlı satılık arsa çatalca hisarbeylide satılık arsa çatalca izzettin mahallesinde satılık arsa çatalca izzettin mah satılık arsa çatalca izzettin satılık arsa sahibinden çatalca karacaköy satılık arsa sahibinden çatalca karamandere satılık arsa çatalca kestanelik satılık arsa çatalca kestanelik satılık arsa sahibinden çatalca kestanelikte satılık imarlı arsa çatalca köylerinde satılık ev arsa çatalca köyleri satılık arsa çatalca kızılcaali satılık arsa çatalca merkezde satılık arsa çatalca merkezde satılık imarlı arsa çatalca merkez satılık arsa sahibinden çatalca subaşı köyü satılık arsa çatalca çiftlikköy satılık arsa

çatalca satılık arsa ve insan anısı konu

çatalca satılık arsa ve insan anısı konu O gün yataktan kalkmadım. Kan kardeşimin ölümünü hazm« mem gerekiyordu. Bazıları yürüyerek, bazıları yatarak, Ben « ta dönerek sindirdim Kinyas’m yok oluşunu. Bir ara, koşarak % ğı inmeyi ve sokaklarda onu aramayı istedim. Ama bulduğum dirde ne diyeceğimi bir türlü planlayamıyordum. Bir sürü keline vardı kafamda. Ama birleştiremıyordum bir türlü, mantıklı cm leler var etmek Uğruna. “Döverim’’ dedim ben de. “Vuranım!Ket I düşer. Tekme atarım.” En azından bir iletişim kurmuş olurum, d I ye düşündüm… Ama vazgeçtim. Kinyas o kadar çabuk kaybol®, du ki şehrin sokaklarında, casus uydular bile bulamazdı ona, apartmanların gölgesinde yürürken… Sonsuz yalnızlığım eşsizi» heykeldi artık. Hatasız bir anıt. Mermer bir başyapıt. Dünyanın» kizinci harikası! Sadece ben kalmıştım Kinyas’tan geriye. Sadece Kayra.
Gecenin soğuk sessizliği çöktüğünde midemdeki uğultularda* mldu Terlemem geçti. Hazmetmiştim Kinyas’m kaybını. İşte İs kadar! Zaten daha ne karlar sürebilirdi ki ? Ancak ailemi dahiyi anladım Onlar belki de yıllarca, böyle bir günü tekrar tekrar ya-pmışiardt Kinyas gitti. Ben kaldım.
İnat dörde geliyordu. Güneşe az kalmıştı Eşyalarımı VA 4m Kinyas’m yazdıklarım kendi yazlarımın yanına koyup çite otelden Arabaya binip gitmeye başladım. Gölbaşı’na doğrul üp *6*ı” yazıyordu bîr tabelada. İs
Şayanımdaymış gibi konuştum arabada. Kendime itiraf etme-değil, farkında olduğum ama görmezden geldiğim bir duyuyla boğuşuyordum aslında. Üzüntüyle.,. Evet, çok üzgündüm. Sürekli maruz kaldığım üzerimdeki melankoli bulutunun yağmu-^ ¿eğildi. Herhangi bir insanın üzüntüsü kadar basit ve acı veri-¿jydi. Kinyas yıllar boyunca yarattığımız tarihî ilişkimizi bir saniyede bitirmişti, doğanın seksen yılda büyüttüğü bir insanı bir saniyede öldürmesi gibi. Bir kez daha doğadan nefret ettim. Küfürlerim nükleer enerji karşıtlarına kadar giderken, Konya’ya geldiğimi fark ettim…
Ülkeye dönmek büyük hataydı. İntihara eşitti. Konya’dan güneye indim. Mersin’e. Günlerce ortalama altmış kilometre hızla yol aldım. Herhangi bir polis kontrolünde durdurulmamam büyük şanstı. Ehliyetsiz bir turisttim. Ama umursamadım bu ihtimali, Durmadım. Yol aldım. Motorun sesi bütün kulaklarımın mekanizmasını doldurana, bütün beynimi motor yağıyla kavurana kadar,.. Mersin Umanından bir yerlere gidebilirdim. Ama herhangi bir insanla selamlaşmak bile işkence gibi geliyordu. Ve Umanda bir gemi bulmak için merhabadan fazlası gerekirdi. Antalya’ya doğru kırdım direksiyonu. Saatlerin akıyor satılık arsa ve hiçbir acıya rağmen durmuyor olması tek tesellimdi. Kemer’e vardığımda durdum ve arabadan indim…
Şimdi, Türkiz Hotel’in deniz gör.. ı bir odasının balkonunda o&rayorurn. Bacaklarım sızlıyor. C ierdir pedallara basmak-
Denize girmek istiyorum. Yüzmek. Eskiden ya Atğım gibi, fölamefreieree Dalgalarla dövüşmek… Biliyorum Kinyas’ı rti ^ göreceğimi. Ama istemiyorum. Uyumaktan korkuyorum. 1Mkabuslan l Belki de kat kadar öylesine yattıktan sonra su ya\a^^da,kıyvjaçia-
sly|a hafızamı canlı tutacak dekorlar vardı. Gideceğim yer, daha önce asla ayak basmamış olduğum bir yer olmalıydı. Evet, kesinlikle bilmediğim bir yer. Bana hiçbir şey hatırlatmayacak bir şehir, bir kasaba, her neyse… Ve böyle bir yeri bulduktan sonra bedenimi canlı tutacak, onunla ilgilenecek insanlar da bulmalıydım. Belki de işin en zor kısmı buydu. Kim öylesine saplan bir teklifi kabul edebilirdi ki? Kim, kendi isteğiyle bitkisel hayata giren, beyin fonksiyonlarını durduran biriyle ilgilenmek isteyebilirdi? Tabiî ki fakir binleri. Yeterince para karşılığında bu iğrenç görevi, ben ölene kadar yapacak binlerini bulabilirdim büyük ihtimalle… Bir ara, akıl hastanelerini de düşündüm. Herhangi bir ülkede, herhangi birine kendi isteğimle kapatıldığım takdirde neler olabileceğini düşündüm. Öncelikle, delilerle olmak beni uyanık tutardı. Fazlasıyla sistematik yürüyen bir kurumda, üstelik beni iyileştirebileceklerini sanan insanlarla dolu bir binada, zihnimi önce parçalayıp sonra tamamen yok etmemin imkânı yoktu… Meksika’daki mağarayı düşündüm sonra. Hayır, o da olmaz. Belli bir süre sonra doğal ihtiyaçlarım, gireceğim o sonsuz beyaz uykudan beni uyandırırdı. İhtiyacım olan beni üç günde bir besleyecek, altı®! temizleyecek birisini ömür boyu kiralamaktı… Yerin bir önemi yok Belki büyük bir ev, belki de bir kulübe… Fark etmeyecek-% gözlerimi kapattıktan sonra, duvarların genişliği. Tabiî bütür bunları yapabilmem için çok para gerekiyordu. Fazlasıyla para Ve hesabımdaki paranın, bedenimin gerektiği gibi bakıldığı tak dir4e, ortalama elli yıl daha var olacağı düşünüldüğünde, yetersi can «kıçı bir gerçekti. Dolayısıyla son bir vurgun. Ço! »wy«k bir vurgun şarttı. Bedenime elli yıl yetece hişelerin yalnız adamlar üzerindeki etkileri en az annelerin ki ^ I dar güçlüdür. Onlarla beraber boşluğu seyreder, içki içip konu- I şurlar. Son derece profesyonelce gelişen ilişkilerdir. îz bırakmaz, lar eğer bir mucize olup da, mesleğine ihanet eden bir fahişe ya-nındaki yalnıza âşık olmazsa…
Bir insanın yalnızlığı üzerine söylenecek o kadar söz vardır ki!
O kadar büyüktür ki yalnızlık. O kadar kalabalıktır ki. Dünyayı dolduran canlılardan uzak bir hayat yaşamak ya da binlerce fe denin arasında olup hiçbirini dinlemeden ilerlemek. Hepsi de, yalnızlığın türleridir. Hapishanelerdeki tek kişilik hücreler bazda-mu delirtip kendi isimlerini bile unuttururken, bazılarını da jf§ riya dönüştürür. .. Ama ne olursa olsun, önemli olan tek şey pişmanlıktan arınmaktır. Kendini yalmzhk okyanusuna can sindi > oknadan, batılmak üzere bırakmış bir insan, arsa içindeki dibe sü niklenırken devirdiği her metrede sonsuz huzuru hissetmeye eğer tek bir salise pişmanlık duyarsa yalnızlığa-“JhSMT wÂimzde, tonlarca ha vayı hatırlayıp nefes almamaya ve kalp krizi geçirecek kadar bii-yük bir panik yaşamaya benzer.
İçine adım atıldığında, girdaba ayak uydurulur. Kendisine çe-ken dev hortumla uyumlu şekilde dönmek yapılması gereken tek dojjm harekettir. Kurumuş bir yaprağın lodosa boyun eğmesi gibi insan da yalnızlığına boyun eğmelidir. Yalnızlığın çelikleşmiş iskeletine karşı çıkrnaktansa, onda keşfedilmeyi bekleyen binlerce bilinmeyeni aramaya çalışmalıdır. Yalnızlık, insanın içindeki gizli mabettir… Benim yalnızlığım ise, hayatım boyunca ürkütücü bir hızla büyümüş ve sosyal denilebilecek bütün yeteneklerimi teker teker yok etmiştir. Bedenimin çevresinde yıllar boyu inşa etmiş olduğum ve yakında kapısını tamamen içeriden kilitlemeyi düşündüğüm yalnızlık katedralim, belki de şimdiye kadar başardığım tek iştir… Sorarlarsa, “Ne iş yaptın bu dünyada?” diye, rahatça verebilirim yanıtım:
“Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın araşma doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından…”
Kendimi toparlamalıyım. Hayalini kurduğum huzurdan kilometrelerce uzaktayım. Sıraya sokmalıyım düşüncelerimi. Mümkünse alfabetik bir sıraya. Eşyalarımı toplamalıyım. Sonra da Afrika. öncelikle batısına ayak basmalı. Uçakla gitmeliyim. Fildişi Kıyısı, Gana ya da Liberya. Ve bütün bunları bir an önce yapmalıyım, yoksa yalnızlığımın ve düşüncelerimin içinde titremeye, ferfcaaya başlayacağım ve sonunda da küstahça, Larousst ’da ‘»ritaç edebiyat adamı için yazdığı gibi delirerek öleceğim bu gi-‘bşk belirerek ölmek! Maupassant, De Nerval gibi. Kimse deli-ölmez tınlar frengiden öldüler. Ama deliliğe yakıştılar, c» Napoiyon’uınndüzleri yatakta geçirdim. Ve her yanımdan», ni gardiyana benzettim. Şehir fazlasıyla labirentleşmişti gödende. İzlendiğimi düşünerek yürüyordum. Sürekli duvar kenari^ dan, arkama her beş adımda bir dönüp bakarak. Adres soranla ateş isteyenler, kadın teklif edenler, dilenciler… Hepsindenty korkuyordum Jd! Seyyar satıcılar, fahişeler, pavyonlara oniink ki çığırtkanlar… Sokakta kararsız bir şekilde beş yüz metreyi» yüp sonra geri dönüyordum. Başka bir caddeye çıkıyor, oradada birkaç adım attıktan sonra olduğum yerde kalıp otele doğru İş maya başlıyordum. Gerçek yalnızlığın paniği içimde çok biy» muştu. Sadece yalnızlık da değil, sahip olduğum tek gerçeğe,s-hinse! ölüme ulaşamayacağımı düşünmek beni deli ediyordu.Kı paua kısılmıştım. İnsanları, hücremdeki dev fareler olarakğön yordum. Odamın kapısının arkasına ik
hârrvei, ne de aşk. Kesinlikle seksüel bir açlığı da yokt u. Sade-^ gggp vardı hayatında. Binlerinin çalışarak kazandığını on lar-jjiı zorla almak. Yaralayarak, öldürerek. Ve tanıştığımız o günlerde de kaçaktı. Karşılıklı oturup konuştuğumuz dört saatin sonunda ayrılmıştık. Ve ben, bir gün sonra fotoğrafını gazetelerde gördüm. Yakalanmıştı. Ömür boyu hapsi isteniyordu… Ve o dört saat içinde bana sadece bir hikâye anlattı. Sorum basitti. “Peki ya hayat?Onu ne yaptın bu arada?”…
İnce kemikli suratından fırlayacakmış gibi duran soluk mavi gözleri bir omzumun üstünden diğerine kadar gezdi. Hiçbir şey kokmuyordu. Ne ter, ne de bir parfüm. sahibinden çatalca satılık arsa Hayatımda, şimdiye kadar tammış olduğum tek gerçek katil. Bütün hayalperest psikoloji ki-taplannda ve kriminoloji derslerinde tasvir edilen suça yatkın, geniş çene yapısı, kalın ense, kısa boyun ve dar bir alın sahibi, karikatür kötü tiplemesini yalanlarcasma bir balerin kadar narin duran vücudu ve kafatası ile derisi arasında asgarî et taşıyan yüzüyle karşımda oturuyordu. Gözlerini diktiğinde gözlerime, emindi oturduğumuz barda kendisini rahatsız edecek kimse olmadığından.
“Sana çok iyi hatırladığım bir olayı anlatacağım” diyerek başladı konuşmaya, bozuk İngilizcesiyle.
Budapeşte yakınlarında bir kasabadaydım. Bir kafede gazete okurken, içeri giren polislerden biri beni tanıdı. Silahını doğrultana kadar ben çoktan arka kapıdan çıkmış, kaçıyordum. Kasabamı* da* acık sokaklarında beni kovalamaya başladılar. Nereye git-üğttni bitmeden koşuyordum. Herkesi öldürebilirdim yakaranma-iç«, Gerekirse kendi annemi bile! Ben hiç hapse gire »edim, eğirmemek içirt gerekirse dünyadaki bütün adalet bakanlarının kesebilirim… Evler seyrekleşmeye başlamış ve nefesim Nta* kapar koştuğum yolun çevresinde birkaç çiftlik görün-fpf ftf tarlaya girdim. Karşıma çıkan her otu ezip önüme çı-binaya daldım Bu bir ahırdıBir tanesi durmadan konuşuyolxj fonla. Ama hiç durmadan. Sürekli bir şeyler unla!!! eğer onu dinlemeyi biralarsam kızı (»dürürüm diyedJtaHaiU En sonunda, birkaç el ateşin ertesinde, aklı başındıH
tirdi geveze megafonla: ‘Bela, tam yarım saatin var. y,,L_
Düşün ve karar ver. Yoksa içeri gireceğiz. Kızı bırakne ^ I teslim olmazsan içeri gireriz. Otuz dakika! Düşün ve kararv ‘
Son kelimeyi de duyduktan sonra kızla birbirimize aynı ancia^ tık Elimdeki silahın kabzasıyla, acısını bile duymadan bayı^ ceği şekilde sağ şakağına vurdum. Böylesine önemli bir ot^ kikayı, aptal bir köylü çocukla geçirecek halde değildim, ^ kendimi samanların üzerine bıraktım. Emindim yarım saatiç^ herhangi bir girişimde bulunmayacaklarından. Ben ki, on döıt^ şundan beri suç işliyor ve aranıyordum ! Ben ki, on dört y^, dan beri gördüğüm her üniformalıyı öldürmeyi düşünüyordum!
O ahırda samanların üstünde yatarken baygın kızın yanında, b| yordum aynı üniformalıların beni koruduğunu. Yarım saatliğim her şeyden koruyacaklardı beni. Kendimden bile! Bütün dünyadan. Ve kaçmaktan, kovalamaktan, kemik çiğnemekten yorgun düşmüş bacaklarımın sızladığını hissettim. Çünkü hayalımda I defa durmuştum. İlk defa hareketin dışında bekliyordum. Tamamen dünyanın dışında geçirdiğim bir andı. Ve gözlerimi kapattığımda bütün kasabanın, arabaların, insanların, hayvanların te duğunu hissedebiliyordum. Gözlerimi açtığımda» havada asılı kalmış güvercinleri görebiliyordum. Yarım saatliğine Taun satılık arsa ya da har kimse* bana gerçek özgürlüğü vermişti. Dünyanın en iyi koru nan kalesinde bütün tehlikelerden uzak, var olan her şeyin te* duğu bir zamanda yere yatmış küçük bir çocuk gibi hissediyor-dün kendimi Ve benzer duruma düşmüş, yani rehine alarak ket-dmı tor yen* kapatarak polislerin verdiği sürerun dolmasmıbek-JüWt fa&r adamı ve kadını içimde hissettim. Hiçbir şeyi ve % ^■ uruursamayaii ben, yarım saatliğine insanoilik atmıştı. Ne de olsa on beş dakikadır in-!il 0|Ciuğum için şiddet yöntemlerinin hafif de olsa hâkimiyetini
ybclıucy6 başlamıştım. Tekrar vurdum aynı yere, mümkün ol-^lunea ölçülü bir şekilde. Kafası tamamen kaybolmuştu saman-laruı pasında Durmak bilmeyen yelkovan beş çizgi daha ilerlemişti. Bir karar vermem gerekiyordu. Ya hayatımın geri kalanını burada, ahırda keşfettiğim içimdeki insanla, anne kamındaki kadar güvende hisseden çocukla geçirecektim. Dolayısıyla teslim 0lup cezamı çekecek ve ömrüm yeterse, çıktığımda on üç yaşımda çalışmış olduğum tek düzenli iş olan çobanlığa geri dönecektim. Ya da savaşa hiç olmadığı kadar devam edecektim. Bağırsak-lanyla ismimi yazacaktım toprağa, polislerin. Burunlarını ısırarak koparacaktım. Şeytanın boynuzlarını kınp göğsüne saplaya-caktım! Kalan beş dakikada beş yıllık düşündüm. Üzerimde otuz dört mermi vardı. Sağ elimde 7,65’lik bir tabanca. Ayağa kalktım. Dışandan metalik bir ses gelip kulağımın dibinde patladı, içeri atılan bir el bombası gibi: ‘Son beş dakika! Bela, silahım bırak ve tek dışan çık!..’ Gerçekten de bir operasyon ihtimalinde, beni dürebilmek için köylü kızı da gözden çıkarmaya çoktan razı olmuş görünüyorlardı. Verdikleri yarım saat sadece içlerinde kal-ŞSî kırık dökük bir medeniyetin sesiydi. Yapacaklarımı gözü-r«ün önünden geçirdim son bir kez. Ve geri sayım başladı… Çetendeki çakmağı çıkarıp dört ayrı köşesinden, dev saman balya-âteşe verdini Kız yerde yatıyordu. Onunla ilgilenmiyordum pfl benimle ilgilenmemişti bugüne kadar. Alevler bü-
âŞSft haşladı. Duman ahşap ahum deliklerinden dışan sızma-‘ vtymhğı anda dışandaki sesler de kalabalıklaştı. Polisler ne ‘^•cakterınj yüksek sesle düşünüyorlar ve megafonu ağzına da-yüksek rütbeli, itfaiydan göçen mantıksız dlişı
tan dökülmeye başlamıştı. Ağzıma bağladığım fular beni sun, birazdan içeriyi tamamen kaplayacak olan dumanda ^ yaraktı. Kazdım. Kazdım ! Dünyayı deldim o sapı kırıkla ^ Birkaç dakika içine sığabileceğim bir çukur açmıştım. Vücu] ‘ bükerek girebileceğim, dizlerimi yanaklarıma yapıştıraraksığ^ leceğim bir çukur. Bu arada, üst kattaki tahtalar teker teker ^
meye, ahırın çatısı çökmeye başlamıştı. Etraf cehennem A* Her şey yanıyordu. Samanlar, tahtalar, yukarıdaki kızın pembe kurdelası, ellerim… Gerçek bir cehennem! Kendimi evimdek settim. Ve itfaiyenin sireni çoktan süslemişti dışandan bakıldığın-da dramatik gibi görünen sahneyi. sahibinden çatalca satılık arsa Oysa içeride gerçek bir bi-limkıırgu senaryosu canlandırılıyordu. Bir suçlu, cehennemine tasında, günü geldiğinde tekrar dirilebilmek için kendi mezanıu kazıyordu. Yerde bulduğum mukavva parçasından da, yuvarlayıp bir boru yaptım. Çukura girip çevredeki toprağı üzerime çeki®, boruyu ağzıma dayadım, derin bir nefes çektim. Ve birkaç kolha* raketiyle bütün vücudumu gömdüm. Toprak yavaş yavaş ısınıyor du. Yüzümde solucanların gezdiğini hissediyordum… Ve gör# ğun gibi, işte karşındayım. O günden hatıra olarak sırtımda haça benzeyen dev bir yanık izi var. Ve tabiî ellerim… işte hayat,oya um saatti benim için. O otuz dakika! Dünyanın bana tanıdı^ o •üre. Saklambaçta sayılan rakam gibi. Ben de saklandım otuzun €§ı dakikada Yarım saat boyunca hayatı yaşadıktan sonra.. dinliyorum. Ennio Morricone’nin , Kötü ve Çir-jçju yaptığı, üçlü düello sahnesinin müziği. Mezarlık sahnesi ^”hafizalan dağlayan o melodisi. Ben hepsiyim. İyi, kötü, çirkin Hepsi benim!..
Ailemle yaşarken, gittiğimiz şehirlerin mezarlıklarına uğrar dıin. Annem, babam beni birkaç saatliğine serbest bırakırlar v< rofjst olarak gelmiş olduğumuz şehrin sokaklarında kendime bi ¡cız arkadaş bulacağımı düşünerek cebime biraz para koyarlardı gen de kaldığımız otelden fırlayıp ilk gördüğüm taksiye biner v en yakın mezarlığa gitmesini isterdim şoförden. Ispanya’da Plaj d’Aro’da, Fransa’da Gruissan’da, İsviçre’de Lugano’da ve dah adını hatırlayamadığım bir sürü şehirde, kasabada mezarlıkla gezdim. Bu tabiî bayramlarda yapılan bir “kabristan ziyareti” gil değildi. Ben kimseyi ziyaret etmiyordum. Sadece havasmı solı inak istiyordum mezarların, toprağın, mermerin. Mezar taşlarını üzerindeki yazılan okurdum. Altında yatanın nasıl biri olarak y şadığını hayal etmeye çalışırdım. Tabiî bir mezar taşının karşısı da durmak, kitabı son sayfasından açmaya, filmin son karesi yakalamaya benziyordu. Ne olmuşsa olmuş, ne yapmışsa yapmı buraya, bu mezarlığa gelmiş ve kendini gömdürmüştü… En azı dan kesin olan bir şey vardı bu hiç tanımadığım adamda ya da k duıda 0 da nefes almadan toprağın altında yıllarca durabiliy otoıası, yani ölü olması. Bir fahişe ile bir rahibenin, bir cani ile 1 poUsîn yan yana yattığı mezarlıklar bana, hayattaki tek gerç< tekysimsa manzara olarak görünürdü. Ama hoşuma gitmey fflier, içinde yine karşıma çıkan o İnsanî kurnazlığı, ikiyüzlülü Andıran mezar taşı yazılan, dinî sembollerdi. Yine devreye o tiyatro sahnesinin plastik dekorlan giriyor f§§# dahi kendi çıkarma göre biçimlendiriyordu. Değil Ti /*», kendine bile utanmamış bir uısaıun başına çakılan haçla) oyunun devanı etmesini sağlıyordu. Sevmiyordı §J| ve inançla bakan, acıyı şarap gibi t
İMK • – Mm*Oimmn 4e para gibi, yoktu dini. Çürüyen ces
jüdülfl ,1—» gru-mk daha da parçalardı Ye
Havaalanında, hatırlayabildiğim binleri var mı, diye bak®a başladım çevreme. Ama hayır, gitmişler. Her zamanki gibi la değil de kendi başlarına, buralara kadar gelme cesaretini gös. termiş maceraperest turistleri dolandırmaya çalışan birkaç aşıcı genç var. Aşıcı diyorum çünkü sahibinden çatalca satılık arsa Batı Afrika’nın birçok ülkesinin havaalanlarının uluslararası bölgesinde tropikal hastalıklara ön lem olarak aşı yapılır. Tamamen mecburî bir uygulamadır. Ancak elinde iğneyle, kendisine doğru yaklaşan bir zenciyi gören turist neler olduğunu çözemediği için büyük bir panik yaşar ve bir iki adım geri atar. Aşı karnesi yoktur, pasaport memuru kontrolden geçmesine izin vermez. Diğer yandan da sterilliğinden kesinlikle şüphe ettiği, altı santimetre boyundaki iğneyi ve şırınganın içindeki idrara benzeyen sıvıyı sallayan bir adam vardır. Zor bir tercih, yıl boyunca çalışıp bir haftalığına hayattan kopmaya gelmiş bir turist için. İşte bu noktada aşıcı devreye girer. Sempatik tavırları ve ağzından geldiğince aksansız konuşmaya çalıştığı Fransızca’sıyla sıcaktan ve anlayamamaktan tansiyonu düşmüş turiste yaklaşır. Ve karşısındaki medeniyet ürününü hiçbir acı yaşatmadan pasaport kontrolünün öbür tarafına geçirebileceğine ikna et-tneye çalışır. Aşı yaptırmadan işi halledebileceğini söyler. Ve işa-ret parmağı ile başparmağı, meşhur pandomimci Marcel Marce-. 1*5» kıskandıracak gerçeklikte para taklidi yapar. Ayaküstü teslim etmiş kişi en büyük hatayı yaparak.
değiştirmeyefırsat bulamadığı güçlü ülkesinin güçlü para İRF Utfiuu çıkartır Kafasındaysam insanhkdışı, Üçün-■HMMMMM havaalanı eziyet indkS^Bk>nce kurtulup te
tekârca doldurulmuş bir aşı karnesiyle döneceğini söyleyerek kalabalığa karışır. Parayla karşısındakinin iç çamaşırlarını bile satın alabileceğini düşünen medenî ürün, kendinden emin geçirir bekle-menin ilk on dakikasını. Bu zaman içindeyse aşıcı aldığı parayı sol cebine koymuş, sağ cebinden de yerel bir miktar banknot çıkartarak pasaport kontrolündeki memura doğru yaklaşıyordun Günün şartlarına göre, pasaport gişeleri açılmadan önce tartışılarak belirlenmiş miktan polisin önündeki bankonun rafına rahat bir hareketle koyar. Ve iki saat sonra başka bir av için dönmek üzere havaalanından çıkıp yakınlarda bir yerde soğuk flagını açtınr…
Dönelim turistimize. Sabırsızlanmakta son derece haklı olan, bir nevi kendini hayvanat bahçesi ziyaretçisi gibi hisseden bu kişi yarım saatin sonunda, parasını alanı bir haftalık misafirliği içinde bir daha göremeyeceğini anlar. Şu durumda böylesine komik ve basit bir aldatmaca tansiyonunu daha da düşürür. Bütün zencilerden, güneşten, Afrika’dan nefret eder. Tatilin zehir olmasına, kâbus olarak başlamasına tek bir adım kalmıştır. O da aşıcının çevirdiği dolabın son çekmecesi ve en acıyla dolu olanı. Bir ayağından diğerine ağırlığım vererek, bir metrekare içinde sabit durguyla polislerin dikkatini çeker. O kadar sesli pişman oluyordur ki herkes duyar! Yanma gidip aşı olması gerektiğini izah ‘derler. Tabii ki biraz önce rüşvet y> yla söz konusu işlemden ‘urtuimaya çalışırken kazıklandığını anlatamaz. Elinden tutup d«;« ilerideki revire kadar götürürler. Uzaktan altı santimetre gi-•fÖHnmı iğne aslında çok daha küçüktür. Ve bütün malzemeler * »ıı- ¡Atrftiik medeni standartlardadır. Aşıcı beş yüz metre Sfljfmı yudumlarken, normalde bir çocuğun bil
Tam balkonda oturup biraz okyanusla dertleşmeye taram iniştim ki, kapı çalındı. Kimseyi beklemiyordum. Hiçbic şey tetmemiştim odaya. Tedirgin oluyordum bu topraklarda^ i bulmalıydım bir an önce.
Kapının ahşabı ile bilinmeyen birinin parmak kemığırâ pifitıasi dev m ediyordu. Ve açtım hızlı bir şekilde. adali t Ahin. # yaşlarında, deri pantolonlu, sakallı bıı 1« sırıtarak bakan Armdou Ali1 Yaklaşık bir dakik
New Orleans’taîd Müslüman cemaatlerine daldıktan sonra ai-| leşini terk edip Afrika’ya, o zamanların moda deyimiyle atalanmnl toprağına dönmek için yanıp tutuşmaya başlamıştı. İsmi Julian Khyle’dı. Ve bu, dedesini pamuk tarlasında çalıştıran adamın da ismiydi. Anlattığına göre, Afrika’ya gelmiş ve ismini Amidou Ali olarak değiştirmişti. Addis Abada’da birkaç yıl geçirdikten sonra sefaleti öğrenmiş,çatalca satılık arsa Afrikalıların kendi topraklarında birbirlerine yaptıkları vahşeti görmüş ve kafasında, her aradığım bulamamış adam da olduğu gibi, değişik fikirler ortaya çıkmıştı. Bunlardan bir tanesi, mensubu olduğu dini kendine göre yorumlamaktı. Biı diğeriyse Anglosakson dünyasını -ki bütün kötülüklerden so tırota tutuyordu onları — ne pahasına olursa olsun çökertmekti içerek, kadınlarla hatta bazı durumlarda erkeklerle de yata r*$nmı kendi hayatına göre biçimlendirerek yaşamaya başla Ona göre, yaptıklarında hiçbir çelişki yoktu. Allah, kulum gorraek isliyordu. O da mutlu oluyordu!.. Diğer idealin ^¡ekleştirmenin yolunu ise beyaz adamı uyuşturucu bağımlı« getirmekte bulmuştu. Her zehirlediği beyaz, haçlı seferle ’‘‘»d® aktan bu intikamdı. Çünkü ilginçtir, gerçek bir tarihçi ka m ukelektueldi Amidou Sadece okuma yazma öğrenecek kî jf vkuiaii» mii <aüuş, ancak yasadışı faaliyetlerinden artakala ¥ < ■ r da okumuştu. Ve beyninde oh
I nişlere itmişti. Ama Amidou’yla bir ortak sadece bu bizi birbirimize çekiyordu. O V\
yirmi yıl boyunca Afganistan ve İran’dan dünyan* na tonlarca uyuşturucu yolladığı ve bin bir türlü yaptığı zamanlarda Türkiye’ye defalarca girip çe’yi öğrenmek zorunda kalmıştı. Üstelik öğrendiği da, tarihe olan tutkusu, Anadolu’yu da araştırmasına^^ muş ve o bölgenin kültürü, tarihi Amidou’yu kendine Y\av^ rakmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nu içinde hissedebilip Anglosakson dünyaya karşı açılmış savaşların önderlerini w dinde buluyordu…
înterpol tarafından arandığım herkes biliyordu. Ve süreV^^ rak ufak bir orduyla geziyordu…
biriyim. Ama büyük patronlar biliyorlar hâlâ bu boktan dünyanın oksijenini içime çektiğimi. Ve dolayısıyla hiçbir işe kalkışamıyorum üç yıldır. Müslüman dostlarımın yardımlarıyla yaşıyorum. Çok düşündüm Orta Asya’ya dönmeyi. Ruslara, Ermenilere karşı sataşmayı. Ama artık yaşlıyım ben, Kayra Ve içimdeki o New Orleans serserisi uyanmaya başladı. Mücadelem bitti. Her geçen giin dedeme benziyorum. İçki içip şarkılar mırıldanıyorum. Böyle olmasını istemiyorum ama kendiliğinden doluyor bunlar içime. Beyazlardan o kadar nefret etmiyorum artık. Kendi ırkıma kızıyorum. Hak ediyoruz köleliği, diye düşünüyorum bazen. Bazen de kimyasal bombalar atmak istiyorum Ispanya’ya, Portekiz’e, İtalya’ya keşfettikleri için Amerika’yı! Dünyanın en zengin gecekondu ülkesini yarattıkları için! Ben artık sadece birkaç şişeden sonra kadının göğüslerine başmı yaslayıp uyuyan yaşlı bir adamım. Sanma ki gölgemden korkar hale geldim. Hayır! Sanma ki öldürülmekten korkuyorum. Sadece uykum var. O kadar. Ne beyazlar yok oldu. Ne zenciler hüküm sürdü. Hiçbir şey değişmedi. Çok inanmıştım tek bir insanın dünyayı altüst edebileceğine. Çok inanmıştım kendime, Allah’a. Ama olmadı. Dedemin sahibi bir beyazdı. Şimdiyse, dünyanın sahibi yine bir beyaz. Doların üzerindeki Franklin! Geriye sadece kafamdaki uğultular, patlayan bombaların sesi, kaçışan çocukların ağlamaları kaldı. Ve bütün bunları duymamak sahibinden çatalca satılık arsa için içiyorum ben de. Sonra da uyuyorum, Çünkü yapacak başka bir şey kalmadı.”
Amidoıj’yu dinlerken bir şeyler hissetmiş olmam gerekirdi Onun için üzülmem, kendim için doğru adamı bulamamış olmak
İtan dolayı hayal kırıklığına uğramam gerekirdi. Ama hiçbiri misa -&otmdf r»e beynime, ne de kalbime. Sadece dinledim. Gözks ¡tMmmti üzerindeki zorlukla seçebildiğim damarların çizdiji anlamlar yüklemeye çalıştım, sıkılmamak için… Hayi Um, int ideali gerçekleştirmeye adamış ve başaramad
fmJSparken t&ıuk olmuş her adam gibi Amidou’yu da bir zava k Hıdauzluğun nedeni başarısızlıktan gelm
luındığı mU gözyaşlarının nedeni olmamalı
beklememden gerektiğini, diye düşündüm. Nede, h fl*W» Şarkı, şiir umudu tek hayat kaynağı olarak” ö düşündüm… Ve neden bu kadar içi boş bir duygu^^î cezalar yağdırabilecek bir aızuya hayran kalınır, diye Hiçbir zaman ümit etmedim. Umutla tanışmadım. E|»V luk, istediğini bulamamaktan, hayalini gerçekleştireme^’ kaynaklanıyorsa sıradanlaşır. Sadece adı kalır. Güler geçe^ navlarında başardı olamadıkları için ağlayan gençlere, sev^ terk ettiği için intihar eden kadınlara Kolay mı bu kadar tan J*1 mutsuzluğu hayatın karanlığında ? En anlaşıldığı noktada ba^. bilinmezleri hikâyenin. Kolay mı hayat, daha zengin o lanı için bir adamın ağlayacağı kadar?
Amidou’nun o bitkin ve sönük gözlerine bakarken içimdenba-ğırmak, yanımda duran kül tablasını kafasına atmak geliyordu I “Sen” demek istiyordum, “sen büyük Amidou Ali! En vahşi örgüt, lerin saygı duyduğu adam! Sen mi benzeyeceksin dedene? Nereden biliyorsun bardağı taşırmak için sadece bir damla daha gerekmediğini ? Nereden biliyorsun Anglosaksonlann çöküşünü seyredemeyeceğini ? Eğer nefret ettiysen kendi ırkından da, pat-¡atsana bütün dünyayı I” Ama ağzımı açmadım tabiî, söylemedim bunların hiçbirini. Sadece dinledim. Bütün gece boyunca, bana ırklardan, OsmanlI’dan bahseden eski suçluyu dinledim…
Ve yattığımız yerden şarkılar söylemeye başladık, hatırladığımız kadarıyla. Söyledik. Grand Hotel dinledi. Belki iyi bir kon değildik ama mucizevî buluşmamız yeterince uyuşturmuştu be yinlerimızı. Ve sonra sesim tek kaldı lunapark aynalı odada. Be-yaz adamın en büyük düşmanlarından yaşlı ayyaş Amidou uyudu. Boyie bir adam ne görür rüyasında? Beyaz köleler mi? Sanmam Olsa olsa birkaç şişe daha .. Derisine çizdirdiği bütün o unvanlar, aslında içindeki New Orleansh küçük serseriyi çirkin bul–4üğu için. Ne İslam, ne beyazlar! Hiçbirini umursamamıştı belki ¡jl OAaieünin üzerine saf bilgiyi beton gibi dökerek doldurmuş tu heymtidünyanın ranhıyle. Ama kendi tarihi yoktu içinde. 0
,P^:iy#deydi. New Orleans’* dönmeyi bekleyen yaşlı bir zenci.. Elindeki boş pşeyi alıp üstünü örttüm yavaşça.
»¡yi uykular Julian Khyle” dedim.
ajnra da ben sıramı savdım. Uyku sıramı. Kapattım gözlerimi. | yanımdaki adamın uykuda geçirilmiş bir beyin kanama-
sonueunda katılaşmış vücuduyla karşılaşmak dileğiyle. Mut-sif?j(îğu o kadar çok kokuyor ve gürültü çıkarıyordu ki, ölmesini jgtediın.. “Ve ben şanslıyım” dedim kendime. Çünkü ne gerçekleştirilebilecek şeyler hayal ettim, ne de rüyasını gördüklerimi gerçekleştirmeye çalıştım. Ben hayal etmek için hayal ettim. Başla bir şey yapamayacağımı bildiğim için. Hayat az çok bir yerlerden tanıdık geldiği için Zihinsel ölümümse bir hayal olmadı hiçbir zaman. Sadece bedensel ölümümün yerine koydum onu. Tereddüt edemedim ne kadar zorlasam da, gerçekleşmeyeceğinden. Çünkü beynimin bir köşesinde hep bildim, bir gün düşünce santralımın tarafımdan fişinin çekileceğini… Kayra’run zihni doğar, büyür, bilenir hayat tarafından, sonra da keskin tarafı saplanır artakalanına. O kadar! Ve bu yazılanlarsa böylesine bir zihinsel intiharın zabıttandır. “Arıcılıkta ilk on adım” kadar yararlı ohır belki. Belki de Incil’i olur, zihinlerini öldürmek isteyenlerin!
İnsan uyandığım nasıl anlar? Her gözlerimi kapattığımda söz veririm kendime, “Bu sefer tanık ol uyanışına” diye. Uyanışımın aşamalarını bilmek isterim. Ama olmaz. O kadar uzaktır ki o ik dünya! Milyonlarca kilometre mesafe vardır gözlerin kapamasın dan açılmasına, insanoğlunun ışık hızında gövdesini taşıma iste fi boşuna, Boşuna ses hızında giden uçaklar. Çünkü hız zateı ’■Mı doğamızda. Her sabah milyarlarca insan yaşıyor muazzar yolculuğu. Milyarlarca insan, gözkapaklannm üzerinde milyor iare# kilometre taşıyor. Tek bir hareketle uyku dünyasından geı :#4ttoyayâ geçiliyor. Bundan daha hızlı gerçekleştirilen bir y< İİtJfiljtÎ var mı V Işık hızını alay konusu edecek kadar çaby Man gözler gerçek dünyaya döndürüyor insanı. Ve kimse fa **4» değıi, bedeninin sabahki yorgunluğunun, çok uzaklarda İ& açıp kapayıncaya kadar gelmesinden kaynaklandığının. Kir A A.teiya arasındaki saat farkım hesaba katmıyor. Gözkapa ^ şeklinde olmal* uzay gemileri I k>ğa göstermiş nıükemm • sahibinden çatalca satılık arsa

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: